Ontolojik düşünce, Batı felsefesi boyunca çoğunlukla logos merkezli bir çerçeveye oturtulmuştur. Varlık, bu düşünsel gelenekte, adeta dile çağrılmakla görünür kılınan bir içerik olarak kavranmış; “to on”, yani var olan üzerine düşünmek, her zaman bir dilsel düzlemde, bir sözcüksel aracılıkla mümkün görülmüştür (Heidegger, 1927). Bu anlayış, dili yalnızca bir düşünme aracı olarak değil, düşüncenin koşulu ve taşıyıcısı olarak varsayar. Düşünmek, bu bağlamda konuşmak; bilmek, ifade etmekle özdeşleştirilmiştir.
Ancak bu varsayım, göründüğünden daha sorunlu bir yapı üretir. Varlığı dile getirmek, onu anlama alanına çekmek anlamına gelir, evet; ama bu çekme, aynı zamanda bir dönüştürme, hatta bir indirgeme hareketidir. Çünkü dil, yalnızca temsili değil; aynı zamanda bir form verme, bir tasnif etme, bir kayıt altına alma aracıdır. Oysa varlık, dile gelmeden önceki hâlinde biçimsiz, çok katmanlı ve taşkın bir yoğunluktur. Bu yoğunluk, dilsel sistemin simgesel kodlarına indirgenemeyecek kadar karmaşık, çoğu zaman da sessizdir.
Bu noktada ortaya çıkan kurucu yanılsama şudur: Ontolojik söylem, varlığın dile geldiği ölçüde açığa çıktığını varsayar. Ancak tam tersine, varlık her dile gelişte eksilir. Çünkü her sözcük, varlığın çoklu olanaklarından yalnızca birini seçer, diğerlerini askıya alır; her kavram, bir soyutlama işlemiyle varlığın fazlalığını siler. Bu “eksilme”, temsilin yetersizliğinden değil; temsilin yapısal olarak dışlayıcı bir faaliyet olmasından kaynaklanır.
Varlığın dile düşmesi, onun içeriksel olarak daha fazla erişilebilir olduğu anlamına gelmez. Aksine, dilin içine giren varlık, artık yalnızca kavramsal şemalarla sınırlanmış bir “şey” hâline gelir. O artık görünürdür, ama yalnızca temsilin olanak verdiği ölçüde görünürdür. Oysa görünmeyen, susan, taşan tarafı—yani varlığın sessiz yoğunluğu—bu temsili düzlemde bastırılmıştır. Dil burada açıklayıcı değil; bastırıcıdır. Kavram burada açığa çıkarmaz; örtü oluşturur.
Bu bağlamda ontolojik düşünce, dile yaslandığı ölçüde varlığı kavradığını sanır; ama aslında yalnızca varlığın sessizlikten dilsel forma geçerken yitirdiklerini düzenleyen bir eksiltme mekaniği kurar. Varlık, dile geldiğinde yalnızca anlam kazanmaz; aynı zamanda karakterini kaybeder. Bu, temsilin ontolojik bir şiddet üretmesidir: Adlandırmak, görünür kılmakla birlikte görünmeyeni yok saymak anlamına gelir.
İşte bu nedenle, ontolojinin logos ile başlamadığı; tersine, her logosun ardında bastırılmış bir sessizlik taşıdığı düşünülmelidir. Ontoloji, başlangıcından itibaren yalnızca söyleneni değil; söylenemeyeni, daha doğrusu söylenmeden önce var olanı da düşünmenin yolu olarak yeniden kurulmalıdır. Çünkü her sözcük bir kayıptır; her kavram, bir fazlalığın dışlanmasıdır. Ve bu dışlanan, yalnızca susan değil, susmaya zorlanan varlığın ta kendisidir.
Ontolojik düşüncenin temelini oluşturan dil anlayışı, çoğu zaman dili yalnızca bir aracı, bir iletim düzeneği olarak kavramış; dilin işlevi, var olanın temsil edilmesiyle özdeşleştirilmiştir. Ancak bu yaklaşım, temsilin masumiyetine dair kurucu bir yanılsama taşır. Çünkü dil, yalnızca ileten değil; kurucu, dışlayıcı ve çoğu zaman bozucu bir yapıdır. Temsil etmek, görünür kılmakla birlikte aynı zamanda normatifleştirmek, şekil vermek ve fazlalığı susturmak anlamına gelir (Derrida, 1967). Bu bağlamda her adlandırma bir açıklama değil, bir müdahaledir.
Ad, nesnenin çoklu anlamını askıya alan bir biçim verme işlemidir. Adlandırmak, varlığı dilsel forma sabitlemektir; fakat bu sabitleme, aynı anda bir indirgeme, bir eksiltme ve bir silme sürecini içerir. Ad, bir nesneye gösteren atarken aynı anda onun çoklu ontolojik katmanlarını göz ardı eder. Bu nedenle dil, hiçbir zaman varlığın bütünlüğünü taşıyamaz; yalnızca onun bir boyutunu seçerek görünür kılar. Geriye kalan, seçilmemiş olan ise sessizleştirilir. Dil burada açıklamanın değil, seçici bastırmanın aracıdır.
Bu yapısal bastırma, psikanalitik düzlemde de yankılanır. Lacan’a göre dilsel yapı, özneyi kuran ama aynı anda öznenin eksikliğini de inşa eden bir dizgedir (Lacan, 1953). Özne, dile girmekle birlikte bir eksiklikle damgalanır; çünkü bilinçdışı, dilin yapısal düzenine tamamen entegre edilemez. Bu nedenle her özne, temsil edilenle temsil edilemeyen arasındaki boşlukta konumlanır. Bu boşluk yalnızca psikolojik değil; ontolojik bir yapı olarak işler: Dilin içine girmek, eksik olarak var olmak anlamına gelir.
Aynı dinamik ontolojik sistemlerde de işlerlik kazanır. Kavramlar, açıklayıcı değil; çoğu zaman örtüleyici işlev görür. Kavramsallaştırmak, varlığı anlaşılır kılmak değil, onun kavranamaz tarafını sistem dışına itmek anlamına gelir. Ontolojik düşünce, bu anlamda, temsile dayandığı ölçüde taşıyamadığı fazlalığı bastırır. Bu bastırma, semantik bir yetersizlik değil; dilin kendi kurucu mantığı gereği gerçekleştirdiği bir dışlama işlemidir. Temsil, hiçbir zaman tarafsız değildir; her zaman bir içeri alma ve dışarıda bırakma ekonomisi içinde işler (Foucault, 1966).
Bu bağlamda ontoloji, temsilin doğrudanlığına değil; temsile içkin olan bastırma mekanizmalarına dayanır. Her ad, bir sessizlik üretir. Her kavram, dışladığı bir artıkla kurulur. Temsil edilen, yalnızca bir parçadır; temsil edilemeyen ise bastırılmış fazlalıktır. İşte bu fazlalık, ontolojik sistemin dışında kalmaz; tersine, sistemin iç çatlağını oluşturarak onun sınırını ve krizini belirler.
Varlık, dile geldiği anda bütünlüğünü değil, yalnızca sistemin taşıyabildiği kısmını sunar. Geriye kalan, temsilin gerisinde yankılanan, dile sığmayan, kavrama direnen yoğunluk, Sessizlik Noktası olarak adlandırılabilir. Bu nokta, yalnızca epistemolojik değil; ontolojik olarak bastırılmış olanın felsefi izidir.
Modern felsefi düşünce, varlığı tanımakla adlandırmak arasındaki ayrımı çoğu kez göz ardı etmiş; ad verme edimini, varlığı açığa çıkaran masum bir işleve indirgemiştir. Oysa adlandırma, yalnızca bir görünürlük kazandırma değil, aynı zamanda bir varlık rejimi kurma biçimidir. “Adlandırma ontolojisi” olarak nitelenebilecek bu yapı, bir şeyin adla varlık kazandığı; adı olmayanın ise felsefi düşünce için yok hükmünde olduğu bir ontolojik ekonomiyi dayatır (Quine, 1948). Bu ekonomi, görünür olan ile görünmez olan arasındaki ayrımı, yalnızca temsilin başarısıyla değil; temsilin dışladığı şeyler aracılığıyla da kurar.
Bu temsil düzeni, yalnızca var olanları anlamlı kılmakla kalmaz; aynı zamanda hangi varlığın anlamlı sayılacağına karar veren bir ontolojik filtre olarak işler. Dil, burada yalnızca anlam üreten değil; anlamı yönlendiren, sınırlandıran, seçici bir mekanizma hâline gelir. Foucault’nun (1966) bilgi–iktidar çözümlemesinde vurguladığı üzere, her söylemsel yapı, aynı zamanda bir dışlama rejimidir. Adlandırılamayan, yalnızca bilinmeyen değildir; o, aynı zamanda bilinmesi olanaksız kılınmış, yani dile gelmesi yapısal olarak engellenmiş olandır.
Bu bağlamda her sözcük, yalnızca bir temsil değil; bir bastırma işlemidir. Temsil edilen, sistemin taşıyabileceği kısmıdır; temsil edilmeyen, fazlalık, artıklık, taşkınlık olarak dışarıda kalır. Kavramlar, görünenin anlamını sabitlemek için işlev görürken; görünmeyeni, aşırılığı, sistemin diline sığmayanı bastırır. Böylece kavramsal sistemler, anlam üretmenin değil; fazlalığı yöneten semantik iktidarın parçası hâline gelir.
Ontolojinin dili bu yüzden nötr değildir. Dile gelmek, yalnızca varlığın bir görünüm kazanması değil; o görünüm uğruna başka görünümlerin silinmesidir. Adı olan şey, dile alınabilir, düşünebilir ve dolaşıma girebilir olurken; adı olmayan, yalnızca düşünülmeyen değil, düşünülmesi sistem dışı kılınmış olan hâline gelir. Bu, yalnızca semantik bir dışlama değil; varlığın felsefi kaderini belirleyen bir epistemik daralmadır.
Burada ortaya çıkan sessizlik, yalnızca söylemin sustuğu yer değil; söylemin susturduğu, yani dile getirilmeyeni aktif biçimde bastırdığı bir ontolojik alanın ürünüdür. Bu sessizlik, yokluğun değil; taşıyamadığını silen dilin iç işleyişinin sonucudur. Dile getirilemeyen, eksik olan değil; fazla olan, sistemin taşıyamadığı yoğunluktur. Sessizlik, bu anlamda bir yoksunluk değil; aşırılığın göstergesidir.
Bu nedenle adlandırma ontolojisi, yalnızca nesneleri değil, aynı zamanda bu nesnelerin ne ölçüde düşünülür olabileceğini belirleyen bir ontolojik sınır rejimi üretir. Bu rejim, yalnızca felsefi kategoriler düzeyinde değil; aynı zamanda varlığın felsefeye sızamayan alanlarında, temsil dışı kalan parçalarda yankılanan bir sessizliği kurumsallaştırır.
Adı olmayan, yalnızca görünmeyen değildir. O, düşüncenin eşiğinde kalan, dile sığmayan, kavrama direnç gösteren fazlalığın ta kendisidir. Ve bu fazlalık, her temsilin, her sistemin, her felsefi kategorileştirmenin kenarında, sessizce taşan bir artı-varlık olarak düşünmeyi sürdürmeye zorlar.
Ontolojik sistemler, görünüşte bir açıklık ve anlam üretimi idealiyle kurulmuş olsalar da, bu sistemlerin işleyişi yalnızca söylenenin değil, söylenemez kılınanın da yapısal bir ürünüdür. Ontoloji, var olanı konuşarak kavradığını varsadıkça, aynı oranda konuşulamayanı bastıran bir sessizlik ekonomisi üretir. Bu bağlamda, ontoloji yalnızca sözcüklerden değil; sözcüklerin bastırdığı boşluklardan, adlandırmanın dışladığı yoğunluklardan da meydana gelir. Ontolojik sistemin her kurulumunda, bir şey görünür hâle gelirken, başka bir şey sistematik olarak silinir.
Konuşma, burada yalnızca düşüncenin formel taşıyıcısı değil; aynı zamanda düşünceyi normalize eden, düzenleyen ve fazlalığı yöneten bir epistemik disiplin mekanizmasıdır. Anlamın taşıdığı semantik artıklık, kavramın taşıyamadığı aşırılık, sistemin işleyemez hâle geldiği noktada bir çöküntü biçimi olarak açığa çıkar. Her kavram, bir merkeze yerleşirken; çevresinde onu tanımlayan, ama sistemin içine alınmayan bir artık oluşturur. Bu artık ne anlamsızdır ne de yoktur; sadece sistemin semantik eşiğinde sessizliğe terk edilmiştir.
Bu nedenle sessizlik, ontolojik düşüncede bir yoksunluk değil; fazlalığın felsefi izidir. Sessizlik, dilin ulaşamadığı değil; dilin yapısal olarak dışladığı alandır. Yani burada sessizlik, bir tercih değil; temsilin, adlandırmanın ve düzenlemenin doğrudan sonucu olarak işler. Ontolojik sistem, ne kadar bütünsel görünürse, o kadar derin bir sessizlik bölgesi üretir. Bu üretim, rastlantısal ya da arızi değildir; ontolojinin kurucu şiddetinin zorunlu çıktısıdır.
İşte bu sessizlik alanı, yalnızca söylemin kesildiği bir nokta değil; dilin içsel sınırına çarptığı, düşüncenin taşıyamadığı, kavramın çözüldüğü, temsilin işlevini yitirdiği bir yoğunluk bölgesidir. Bu bölge, Sessizlik Noktası olarak tanımlanabilir. Sessizlik Noktası, bir negatiflik değil; dilin artık taşıyamadığı anlam fazlasının yığıldığı felsefi eşiği temsil eder. Burada düşünce, artık temsil üretmez; çünkü temsilin kendisi çökmüştür. Geriye kalan yalnızca yankı, iz ve sessiz bir gerilimdir.
Sessizlik Noktası, düşüncenin semantik rejimden geri çekildiği, anlamın artık kavramla değil, yoğunlukla ve taşkınlıkla deneyimlendiği sınır bölgesidir. Kavram burada artık işlemez; çünkü anlamın fazlası, kavramın formuna sığmaz. Ontoloji, bu eşiğe geldiğinde bir çöküş değil; yeni bir düşünme biçimi üretme potansiyeli taşır: temsil etmeyen, adlandırmayan, sınıflamayan bir düşünce. Sessizliğe gömülmüş olanı dinleyebilen, dile gelmeyenin yakınında durabilen bir ontolojik duyarlılık.
Dolayısıyla Sessizlik Noktası, düşüncenin sona erdiği yer değil; düşüncenin taşıyamayacağı yükle karşılaştığı anda yeniden biçimleneceği yerdir. Ontoloji burada artık konuşmayı değil; sessizlikle birlikte düşünmeyi öğrenmek zorundadır. Çünkü her anlam, söylem içinde parladığı kadar, bir başka anlamın susturulmasıyla parlar.
Ontoloji, konuşarak başlamaz; konuşmaya direnen, konuşmanın bastırdığı, dile sığmayanın sessiz yüküyle başlar. Felsefi düşüncenin söylemle özdeşleştirilmesi, yalnızca bir epistemolojik biçim değil; aynı zamanda ontolojik bir bastırma stratejisidir. Her kavram, her adlandırma, her söylem, yalnızca bir anlam üretmez—aynı zamanda, temsilin semantik sistemine dahil edilemeyeni dışarıda bırakır. Bu dışarı, düşüncenin taşıyamadığı değil; dile getirilmesinin olanaksızlığı üzerinden dışlanan, sistemin semantik eşiğinde yankılanan bir fazlalık alanıdır.
Bu anlamda ontolojik sistemler, yalnızca varlıkları düzenleyen değil; varlığa dair fazlalığı yöneten, dili aşan taşkınlığı bastıran sessizlik teknolojileri olarak işler. Konuşma, bir söylem üretimi olduğu kadar, bir sessizlik yönetimidir. Çünkü her söz, taşıdığı anlamdan çok, taşıyamadığını susturur. Sessizlik, burada düşüncenin karşılaştığı dışsal bir sınır değil; düşüncenin kendi içinden doğan bir yetersizlik, daha doğrusu bir taşkınlık krizidir: Dil, anlamın yoğunluğuna dayanamaz.
Bu yüzden her kavramsal sistem, kendi suskunluk zemini üzerine kurulur. Konuşulan kadar, konuşulamayacak olan da sistemin bir parçasıdır—ama görünmez, isimsiz, dile gelmemiş bir parça olarak. Ontoloji, bu bastırılmış sessizlik üzerinden yükselir. Sessizlik burada edilgin değil; kavramın, temsilin ve söylemin taşıyamadığı anlam artığının felsefi biçimidir. Bu artık, yokluk değil; anlamın yoğunlaşarak çöktüğü bir eşiğin göstergesidir.
İşte bu eşik, Sessizlik Noktası’dır. Bu nokta, yalnızca dilin sınırı değil; düşüncenin semantik gücünün tükendiği, kavramın çatladığı, temsilin çöküntüye dönüştüğü noktadır. Sessizlik Noktası, ne negatifliktir ne de eksiklik. Aksine, fazlalığın, yoğunluğun, düşünceyi aşan bir varlık biçiminin semptomudur. Burada temsil yalnızca başarısızlığa uğramaz; temsilin kendisi anlamsızlaşır. Geriye yalnızca taşıyamayan, açıklayamayan, dile gelemeyen bir yankı kalır. Bu yankı, felsefenin yeni düşünme alanıdır.
Ontoloji bu noktada, artık yalnızca “var olan nedir?” sorusunu değil, “hangi varlık temsil edilemez?”, “hangi yoğunluk dile sığmaz?” sorularını da sormak zorundadır. Çünkü felsefe, sadece kavramla değil, kavramın çözüldüğü noktadaki sessizlikle de düşünmek zorundadır. Sessizlik artık bir kesinti değil; düşünmenin taşkın bir biçimi, semantik yapının taşıyamadığı düşünsel artık olarak belirir.
Sessizlik Noktası, bu anlamda yalnızca felsefenin sona vardığı bir eşik değil; felsefenin kendine çarptığı ve yeni biçimler üretmeye zorlandığı ontolojik bir kırılma hattıdır. Konuşma burada sona ermez; başka bir şeye dönüşür: Tanıklığa, yankıya, taşıyamayışa. Ve bu taşıyamayış, düşüncenin yeni biçimidir.
Temsil, felsefi düşüncenin en temel ama aynı zamanda en problematik işlevlerinden biridir. Her temsil, bir şeyi yerine koyar; ama tam da bu yer değiştirme, temsil edilen ile temsil eden arasındaki radikal farkı örter. Bu örtüşme yanılsaması, temsilin işlevini kaçınılmaz bir biçimde krizle yükümlü kılar. Çünkü temsil, görünür kılarken fazlayı susturur, kavrar gibi yaparken taşkın olanı bastırır, anlam verirken fazlalığı siler.
Bir nesne ya da varlık temsil edildiğinde, temsilin çerçevesine alınan şey, artık temsilin formuna indirgenmiştir. Bu indirgeme, basitçe bir soyutlama işlemi değil; ontolojik bir eksiltme sürecidir. Temsil hiçbir zaman nesnenin kendisi olamaz, çünkü temsil, bir varlığı kendi dışına çıkarır ve onu bir imge, bir kavram, bir yapı içine yerleştirir. Bu yerleştirme, her zaman bir dışlama içerir: fazla olan, taşan, yapısal olarak temsil edilemeyen dışarıda bırakılır.
Levinas’a göre temsil, ötekiyle doğrudan ilişkiyi kesintiye uğratır; çünkü ötekini temsile çekmek, onun başkalığını iptal etmek demektir (Levinas, 1961). Öteki, temsille aynılaştırıldığında artık öteki olmaktan çıkar; tanınan ama bastırılan bir şeye dönüşür. Temsilin kendisi burada bir ontolojik şiddet biçimi kazanır. Aynı şey, yalnızca etik değil, ontolojik düzeyde de geçerlidir: Temsil edilen varlık, artık kendi taşkınlığıyla değil; kavramın taşıyabildiği kadar var olur. Bu nedenle temsil her zaman bir boşluk bırakır.
Bu boşluk, sadece temsili eksik kılmaz; düşüncenin kendisini de açıkta bırakır. Çünkü düşünmek, çoğu zaman temsil yoluyla işler: kavramsallaştırmak, adlandırmak, sınıflamak. Ancak bu işlemler her defasında bir artık üretir—bir kavranamayan, taşan, dile sığmayan yoğunluk. Bu artık yalnızca temsilin bir kalıntısı değil; düşüncenin karşılaştığı içsel bir dirençtir. Bu direnç, düşüncenin kendi temellerini sorgulamasına neden olan bir sınırdır.
İşte bu sınır, Sessizlik Noktası olarak beliren kuramsal mekândır. Sessizlik Noktası, temsilin sona erdiği değil; temsilin kendine çarparak geri çekildiği noktadır. Burada temsil hâlâ vardır; ama taşıyamadığı fazlalık karşısında anlamsızlaşmış, içeriğini yitirmiş, çökmüş bir hâle gelmiştir. Sessizlik burada ne sessizliktir ne de söylem; bu, her ikisinin sınırında beliren yoğunlaşmış bir fazlalıktır.
Bu anlamda Sessizlik Noktası, yalnızca anlamın sınırı değil; düşünmenin krizidir. Temsil, artık açıklama sağlayamaz; kavram, anlam taşıyamaz. Düşünce, burada kendini temsilin dışında düşünmek zorunda kalır. Bu düşünce, artık kavramsal değil; tanıksal, gerilimli, açıkta kalmış bir düşüncedir. Ontoloji, bu noktada temsil edilemeyeni düşünme mecburiyetiyle karşılaşır. Sessizlik Noktası, bu zorunluluğun mekânıdır.
Ontolojik söylem çoğunlukla konuşmayla, adlandırmayla, kavramsallaştırmayla başlatılır. Varlık, bu söylemin dilsel temsiline dahil edildikçe düşünülmüş, sistematize edilmiş, kavramlarla çevrelenmiş bir hale gelir. Ancak bu kurgu, çoğu zaman göz ardı edilen kurucu bir kırılmayı barındırır: Ontoloji konuşmayla değil, konuşmanın bastırdığı bir yoğunlukla, adlandırmanın altına gömdüğü bir fazlalık sessizliğiyle başlar. Düşünce, dile dayandığı anda, dile sığmayanı sessizleştirir. Oysa suskunluk, düşüncenin eksikliği değil; düşüncenin taşıyamadığı taşkın anlamın izidir.
Bu noktada suskunluk bir yokluk değil, bir artık’tır. Sözcüklerin kapsayamadığı, kavramların biçim veremediği, söylemin kenarında kalan taşkın bir varlık hâlidir. Bu hâl, yalnızca düşünsel değil; ontolojik bir gerilim yaratır. Çünkü dile gelmeyen, basitçe bilinmeyen değildir—dile gelmemesi, onun sistemik olarak dışarıda tutulmasının sonucudur. Blanchot’nun (1955) ifadesiyle, yazı ya da dil, anlamı iletmek yerine onu erteleyen, sonsuzca öteleyen bir gecedir. Sözcük, anlamı aydınlatmaz; karartır. Bu nedenle temsil, hiçbir zaman varlığın kendisini açığa çıkarmaz; tersine, onu erteler, aşındırır, siler.
Bu suskun fazlalık, klasik anlamda semantik bir eksiklik olarak okunamaz. Eksiklik, temsilin olmayışıyla ilgilidir; oysa burada mesele, temsilin fazlalıkla baş edemeyişidir. Sessizlik, bu bağlamda eksik olanın değil, taşan ve taşıyamayanın sessizliğidir. Anlam, burada yok olmaz; anlam, kendini aşarak semantik sistemin dışına taşar. Dile sığmayan, yok değildir—aşırıdır, doygundur, yoğunlaşmıştır. Ve bu yoğunluk, Sessizlik Noktası olarak felsefi düşünceye geri döner.
Artık ontoloji yalnızca “ne vardır?” sorusuyla sınırlanamaz. Çünkü bu soru, ancak temsilin içinde kalındığında anlamlıdır. Temsilin dışına çıkıldığında, düşünce yeni bir soruyla karşı karşıya kalır: “Hangi varlık dile gelemez?” Bu soru, yalnızca temsile direnen bir varlığı değil; aynı zamanda temsilin yapısal olarak dışladığı, kavramın taşıyamadığı, düşüncenin sistem dışına ittiği bir fazlalık bölgesini işaret eder. Ve bu bölge, rastlantısal değil; felsefi sistemin kendisinden türeyen bir zorunluluk alanıdır.
Sessizlik, bu bağlamda yalnızca bir dışarısı değil; söylemin içerdiği, ama bastırdığı bir iç gerilimdir. Blanchot’nun (1955) düşündüğü gibi, bu gerilim “sonsuz bir konuşulamayanın” yankısıdır. Sözcükler bu yankıyı bastırır; ama aynı zamanda bu yankıyı taşıyan tek zemindir. Ontoloji, bu çifte yapıyla yüzleşmek zorundadır: hem konuşmakla hem de konuşmanın çöktüğü yerde yankılananla.
Sessizlik Noktası, ne eksikliktir ne mutlaklık. O, anlamın kendisini katlayarak içe çöktüğü, taşkınlaştığı, kavramı bozduğu bir ontolojik eşiktir. Burada düşünce artık kavramsal değil, yarılmış, taşan, yankılanan bir düşüncedir. Ontoloji, bu noktada yalnızca sözcüklerle değil; sözcüklerin sustuğu yerde beliren yoğunlukla birlikte düşünmeyi öğrenmek zorundadır.
Ontolojik düşünce, çoğu zaman varlığı dile getirme, onu adlandırma ve temsil etme çabasıyla özdeşleştirilmiştir. Ancak bu düşünce biçimi, kaçınılmaz olarak varlığın taşkınlığını, dilin taşıyamadığı yoğunluğunu bastırmak zorunda kalır. Düşünmek, bu gelenekte çoğu zaman söylemekle, açıklamakla ve kavramsallaştırmakla özdeşleşmiştir. Oysa varlık, her zaman dile sığan bir şey değildir. O, çoğu zaman dil öncesi bir yoğunluk, adlandırılamayan bir yankı, açıklanamaz bir iz olarak deneyimlenir. Bu nedenle, eğer felsefe gerçekten ontolojik bir düşünme girişimi olacaksa, temsilin içinde değil; temsilin çöktüğü yerde, sessizliğin yankısında kalmayı öğrenmek zorundadır.
Bu kalış, edilgin bir suskunluk değil; taşıyamayan, açıklayamayan, ama tam da bu taşıyamayışın kendisini düşünen bir duruş biçimidir. Ontolojik düşünce burada artık sistematik bir söylem olmaktan çıkar; bir direnç bölgesine, bir yük bölgesine dönüşür. Çünkü varlığın her temsili, yalnızca onu açıklamakla kalmaz, aynı zamanda onun aşırılığını gizler. Sessizlik Noktası, bu gizlenmiş olanın geri döndüğü, temsilin artık işlemediği, kavramın formunu kaybettiği bir eşiktir.
Sessizlik Noktası’nda temsil gücünü yitirir; çünkü anlam, semantik çerçevenin dışına taşar. Kavramlar artık açıklamak için değil, yalnızca çöken bir yapının izlerini taşımak için vardır. Felsefe burada yeni bir rejime geçer: Tanıklık rejimi. Bu rejimde düşünce artık hakikat üretmez; taşanı, susanı, sarkanı dinler. Bilgi yerini tanıklığa bırakır, kavram yerini yankıya, açıklama yerini kalıntıya. Düşünce burada artık üretici değil; çevresinde dönen, merkezine yaklaşamayan, ama onunla birlikte var olmayı öğrenen bir varoluş biçimi kazanır.
Bu düşünce, klasik fenomenolojiden ayrılır. Çünkü fenomenoloji, görünü olanın bilinçte açımlanmasına dayanır. Oysa burada görünmez olan, bilinçte temsili mümkün olmayan, ama felsefî olarak orada olduğu hissedilen bir yoğunluk söz konusudur. Bu nedenle Sessizlik Noktası, fenomenolojinin tersine çevrilmiş biçimi olarak düşünülmelidir: negatif bir fenomenoloji. Görünenin değil, görünemeyenin felsefesi. Temsilin değil, temsil edilemeyenin düşünülmesi.
Negatif fenomenoloji, dilin tükenişini felsefî olarak üstlenen bir söylem değildir; tam tersine, bu tükenişi bir düşünme ilkesi hâline getirir. Söyleyemeyen düşünce, artık yalnızca eksik değildir; başka bir biçimde zenginleşmiştir. Dilin dışında kalanla birlikte düşünmek, dile gelmeyenle birlikte kalmak, felsefeye yeni bir sorumluluk yükler: Sessiz olanla düşünmek. Bu sorumluluk, klasik bilgi anlayışını altüst eder; çünkü bilgi artık dış dünyaya dair temsil değil, taşkın anlamın içinde kalabilme becerisidir.
İşte tam burada, felsefe artık yalnızca bilgi üretmez. O, aynı zamanda anlamın çöktüğü yerde anlamın yankısını duyabilen bir varoluş duyarlılığına dönüşür. Bu duyarlılık, tanıklık etmeyi, susmayı, taşıyamamayı ve hâlâ birlikte kalmayı içerir. Ontolojik düşünce, Sessizlik Noktası’nda sonlanmaz; aksine, tam orada başlar.
Kaynakça
1. Heidegger, Martin. (1927). Varlık ve Zaman (Sein und Zeit). Çev. John Macquarrie ve Edward Robinson, çev. A. Y. Akça, Ankara: İthaki Yayınları, 1996.
2. Derrida, Jacques. (1967). Gramatoloji Üzerine (De la grammatologie). Çev. Gayatri Chakravorty Spivak, çev. G. S. Çıkın, İstanbul: Metis Yayınları, 1993.
3. Lacan, Jacques. (1953). Écrits: Bir Seçki. Çev. Alan Sheridan, çev. L. Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2013.
4. Foucault, Michel. (1966). Bilginin Arkeolojisi (L'archéologie du savoir). Çev. A.M. Sheridan Smith, çev. M. B. Şen, İstanbul: Metis Yayınları, 1996.
5. Quine, Willard Van Orman. (1948). Sözcük ve Nesne (Word and Object). Çev. C. H. Güler, İstanbul: Say Yayınları, 2004.
6. Levinas, Emmanuel. (1961). Topluluk ve Sonsuzluk (Totalité et infini: Essai sur l'extériorité). Çev. Alphonso Lingis, çev. N. C. Elmas, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 1999.
7. Blanchot, Maurice. (1955). Edebiyatın Alanı (L'Espace littéraire). Çev. Ann Smock, çev. O. Yılmaz, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2001.
Yorum Yazın
Facebook Yorum