Herkesin her şeyden haberdar olup, hiçbir şey yapmadığı, her şeyle dayanışma içinde görünüp yerinden bile kıpırdamadığı bir dünyada yaşıyoruz.(Baudrillard,J.(2011) Çaresiz Stratejiler, Boğaziçi Ünivirvesitesi Yayınevi, (86).
Dijital çağ, bireylerin ve toplulukların seslerini duyurabilmeleri için eşi benzeri görülmemiş bir alan açtı. Sosyal medya, çevrimiçi kampanyalar ve siber aktivizm, baskıcı rejimlere, otoriter yapıya ve ideolojik manipülasyona karşı mücadele edenlerin elinde bir silah gibi görüldü. Ancak, bu araçların gerçekten dönüştürücü bir güce sahip olup olmadığı son derece tartışmalıdır. Dijital direnişin ne ölçüde etkili olduğu, devletler, siyasal iktidar ve egemen ideolojik aygıtlar tarafından nasıl yönlendirildiği ve manipüle edildiği meselesi, derinlemesine incelenmesi gereken bir konudur.
Dijital direniş, genellikle "kolay aktivizm" (slacktivism) veya "tıklama aktivizmi" (clicktivism) olarak eleştirilir. Çoğu zaman yüzeysel, etkisiz ve mevcut düzen tarafından absorbe edilen bir fenomen olarak değerlendirilir. Dijital ortamda yapılan direnişin sistem karşıtı olabilmesi için gerçek bir örgütlenme, strateji ve uzun vadeli eylem planları gereklidir. Ancak çoğu zaman bu olmamakta, bireyler bir hashtag paylaşımı veya bir çevrimiçi imza kampanyasına katılım ile kendilerini politik olarak tatmin etmektedirler.
Dijital platformlar, özgürlükçü bir alan gibi görünse de aslında devletler ve egemen ideolojik yapılar tarafından sıkı bir kontrol altındadır. Özellikle otoriter devletler ve liberal-demokratik düzenler, dijital alanı bir gözetleme, yönlendirme ve manipülasyon aracı olarak kullanmaktadır. Devletler, sosyal medya platformlarını ve çevrimiçi iletişim kanallarını kontrol ederek muhalefeti gözlemlemekte, manipüle etmekte ve gerektiğinde etkisiz hale getirmektedir.
Bu durumun en açık örneklerinden biri, kitlesel gözetim sistemlerinin yaygınlaşmasıdır. Edward Snowden'ın 2013’te ifşa ettiği NSA (Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı) belgeleri, ABD hükümetinin sosyal medya ve internet trafiğini küresel ölçekte izlediğini göstermiştir. Dijital direnişçilerin, muhalif grupların veya devlete karşı örgütlenen bireylerin faaliyetleri, sistem tarafından takip edilmekte, hatta gerektiğinde siber saldırılar, hesap kapatmaları ve dezenformasyon kampanyaları ile etkisizleştirilmektedir.
Öte yandan, algoritmik yönlendirme ve içerik filtreleme mekanizmaları, muhalif söylemleri sistemin lehine olacak şekilde denetlemektedir. Radikal, sistem karşıtı veya devrimci fikirler, çoğu zaman algoritmalar tarafından görünmez hale getirilmekte veya sansüre uğramaktadır. Devletler, sosyal medya şirketleri ile iş birliği yaparak içeriklerin erişimini kısıtlamakta ve muhalif hareketlerin yayılmasını engellemektedir.
Dijital aktivizmin en büyük problemlerinden biri, insanların gerçek ve somut eylemler yerine sembolik ve yüzeysel jestlerle tatmin olmasıdır. Dijital dünyada bir hareketi desteklemek, çoğu zaman sadece bir butona basmak kadar basittir. İnsanlar, dijital alanda bir tweet atarak veya bir dilekçe imzalayarak büyük bir katkıda bulunduklarını düşünürler. Ancak bu tür "tıklama aktivizmi", gerçek dünyada dönüşüm yaratabilecek kolektif ve fiziksel mücadelelerin yerini alamaz.
Dijital direnişin gerçek bir değişim yaratabilmesi için örgütlü hareketlerle birleşmesi gerekir. Örneğin, sosyal medyada bir hashtag ile farkındalık yaratmak yeterli değildir; bu farkındalık, gerçek dünyada eyleme dönüşmediği sürece politik bir güç haline gelmez. 2020’de ABD’deki Black Lives Matter (BLM) hareketi, sosyal medyada büyük bir destek almış olsa da, bu destek gerçek politik değişimleri doğrudan tetikleyememiştir. Çevrimiçi destek, ancak fiziksel protestolar ve politik baskılarla birleştiğinde anlamlı hale gelir.
Buna karşın, birçok insan dijital aktivizmi gerçek aktivizmin yerine koyarak pasifleşmektedir. Bu durum, bireyleri eylemsizlik içinde bir politik tatmine sürüklemekte ve büyük ölçüde sistemin devamlılığına hizmet etmektedir.
Dijital direnişin bir diğer paradoksu, devletler ve ideolojik aygıtlar tarafından manipüle edilebilir olmasıdır. Birçok sistem karşıtı hareket, farkında olmadan devletlerin ve küresel güçlerin stratejik planlarına hizmet edebilir. Sosyal medya ve dijital platformlar, propaganda ve algı yönetimi açısından en güçlü araçlardan biri haline gelmiştir.
Bunun en açık örneklerinden biri Arap Baharı’dır. 2010'ların başında birçok Ortadoğu ülkesinde başlayan halk ayaklanmaları, başlangıçta sosyal medya üzerinden organize edilerek kitlesel bir hareket yaratmıştır. Ancak süreç içinde bu ayaklanmalar, Batılı devletlerin jeopolitik çıkarları doğrultusunda şekillendirilmiş, istikrarsızlık ve savaşla sonuçlanmıştır. Dijital direniş olarak görünen bu hareketler, aslında devletler ve istihbarat teşkilatları tarafından yönlendirilen birer manipülasyon sürecine dönüşmüştür.
Buna benzer şekilde, Rusya-Ukrayna savaşı sırasında sosyal medya, propaganda savaşının en önemli sahnesine dönüşmüştür. Dijital direniş olarak sunulan birçok hareket, aslında devletler tarafından manipüle edilen ve yönlendirilen stratejik araçlara dönüşmüştür.
Gerçek devrimler ve toplumsal dönüşümler, her zaman örgütlenmiş, uzun vadeli ve fiziksel eylemlerle gerçekleşmiştir. Dijital aktivizm ise bireysel ve dağınık bir yapıya sahip olduğu için çoğu zaman gerçek bir dönüşüm yaratamaz.
Tarihteki büyük toplumsal hareketler—Fransız Devrimi, 1968 öğrenci ayaklanmaları, sivil haklar hareketleri—fiziksel alanlarda gerçekleşmiş, insanlar bedensel ve zihinsel fedakarlık yaparak değişimi mümkün kılmıştır. Sosyal medya üzerinden gerçekleştirilen protestoların en büyük zaaflarından biri, bu bedensel ve psikolojik fedakarlık gerekliliğini ortadan kaldırmasıdır. Dijital aktivizm, bireyleri eylemsizlik içinde bir tatmine sürüklemekte ve devrimci potansiyeli etkisiz hale getirmektedir.
Yorum Yazın
Facebook Yorum